Geleneksel Müziğe Yaratıcı Bakış: Nev-i Şahsına Münhasır Örnekler ile Müziği Çok-boyutlandırma Taktikleri Gibi Bazı Hain Fikirler
- Berfin Deniz Çarıkcıoğlu
- Nov 12, 2025
- 11 min read
“Sanat eseri, bir ruh haletinin ifadesidir. Aynı tehassürü duyanlar, aynı ruh haletinin içinde bulunanlar onda kendilerini bulacaklardır. Ve madem ki “madde” ile “mânâ” iki kutuptur; gerçeğin mantığına ve telkin edilmeği bekleyen fikirlere veda etmek lazımdır. İşte o zaman şuur altında gizlenmiş rüyaların kapısı açılacak ve “anlamak” denen kuru ve katı mefhumdan uzak, diyar diyar dolaşacağız. O zaman, resmin maddesi sadece çizgi ve renk, şiirin maddesi sadece kelime, mûsikînin maddesi sadece ses olacaktır. Ve eğer, fırçanın çizdiği bir yaprakta veya bir sazın tellerinden süzülen nağmede, kendi tehassürlerimizi, kendi ruh haletimizi, kendi rüyalarımızı bulursak ona bağlanacağız. Fakat et ve kemikten yapıldığımızı unutmak mümkün mü? Bize verilmiş olan kadar duyacağımızı, bize verilmiş olan kadar bileceğimizi hatırlamamak mümkün mü? Ayaklarımız yere mıhlıdır ve kalp ile bağırsak arasındaki yol kısadır. Gerçek bizi daima kendine çekecek ve zehir çanağını elimize sunacaktır.” / Ahmed Adnan Saygun, “Yalan" (Sanat Konuşmaları).
Tez yazmaya başladığımdan beri – hatta bundan daha da önce, müzik eğitimi fakültesindeki büyük yanlışlar zincirlemesine akıl erdirmeye başladığımdan beri – müziğimizin neden kendi içinden çıkan, kendi estetik tercihlerinden doğan, bütüncül yeni bir dile sahip olması gerektiğine dair fikirlerim hakkında gak ve guk edip duruyorum. Özellikle tezimin korkunç kindar ilk bölümünü yazarken (yani Avrupa-merkezciliğin nasıl yüzyıllarca düşünme şeklimize, günlük hayatımızdaki yeme-içme kültürü, güzellik anlayışı, sinemada gördüğümüz kültür farklılığı imgeleri gibi alanlara ilmek ilmek işlendiğini anlattıkça) hayatımda daha ağır bir yer kaplamaya başladı bu konu, gelin görün ki artık bunları düşünmeden kafamı yastığa koyup uyuyamıyorum, “inşallah yarın insan gibi uyanırım,” diyorum, yapamıyorum, elimi kana bulamam gerekiyor ille de minnoşlarım! Hele çayınızı çorbanızı alın da, sizlere ufak örneklerle bu haince fikirlerimi anlatmaya çalışayım.
“Müzisyen olan babam bize alaturka dinlemeyi yasakladığı için, ben maalesef Dede Efendi’yi tanımıyorum. Ulusal müzik için bir değer taşıyabilir belki, ama evrensel müzikte yeri olamaz.”
Bu sözler devlet sanatçısı Suna Kan’a ait. İşin komik tarafı olan, Dede Efendi’nin Suna Hanım’ın çokça icra ettiği L.V. Beethoven gibi bir diğer büyük üstat ile aynı çağda yaşadığı gerçeğini geçiyorum çünkü böyle mantıklı argümanlara ayıracak vaktimiz yok… Ancak bu sözü cımbızlayıp bu yazıya koyma sebebim farklı, zira bana çok uzun senelerce gözlemlediğim bir başka tavrı hatırlatıyor bu cümleler. Tanımlamakta zorlansam da (ve yalnızca bir film karakteri gibi uzaktan izleyip, zihnimde yorumu seyirciye bıraksam da) bu tavrı size anlatmaya gayret edeyim.
Müzik öğretmenliği mesleğinin iki arada bir derede doğası yüzünden, peşinde getirdiği bir garibanlığı vardır. Köklü konservatuvarlardan gelen kimseler için asla “yeterince müzisyen” değilsindir, kariyerin bir “müzisyen kariyeri” olarak görülmez, altı üstü “öğretmen”sindir ve işin kötüsü, eğitim sürecin boyunca da bu gerçek sana kimi zaman pinhan pinhan, kimi zaman ise kafana vura vura hatırlatılır. Hatırlatılır ki yerini bilesin – gerek “üstat” virtüözler karşısında, gerek de kendi fakültendeki mûsikî muallimlerine karşı. Maazallah sonra sormaman gereken soruları sorarsın ve onlarla kafa kafaya verip sanatta güzel duyu ve estetik hakkında ortak bir kanıya varmak istemezsin… Neyse minnoşlarım, bunu geride bırakabilmek acı verici bir yalnızlığı ve farkındalığın getirdiği bir buhranı kabul etmeyi gerektirir işte: eninde sonunda bezersin ve “Ulan beni rahat bırakın, ben bu fakültenin hainiyim, ne ironi bilirsiniz ne parodi, düşün peşimden.” diyerek kendi yolunu çizersin.
Sen bu süreçten geçerken fark etmen gereken bir başka şey daha vardır – senin garibanlığını gören Avrupa mûsikîsi erbapları sana ve bir türlü anlamlandıramadığın bir şekilde peşinde sürüklediğin, bir heybeye koyup sırtında taşıdığın “garibanlığına” bakarak parmak sallarlar. Bunun arkasında tuhaf bir acıma vardır ama neden sana acındığını anlamak zor gelir. Sonradan fark edersin ki, parmak salladıkları belki de sen değilsindir, dipte kalan başka bir şeye küçümsenerek bakılıyordur: Bu kimselerin, sömürgeci Avrupa gözlükleriyle bakan çevreler için törpülemek zorunda kaldıkları kendi “garibanlıkları”dır o! Yani kişi kendi özüne ne kadar yabancılaşıp evrensel olanı dışarıda arıyorsa, kendi kültürünü de “Öteki” olarak görmeye, tanımlamaya çalışıyorsa ona “garibanlığı” hatırlatan her şeyden tiksinti ve utanç karışımı bir duyguyla bahseder. (Bknz: “Western Music and Its Others” Born, Hesmondhalgh) Bu noktada kendi Öteki “gariban” kültürüne ait bir şeyi bilmemek, daha önce hiç duymamış olmak ve yalnızca Batılı evrensel değerlerden sorumlu olarak başarıyı elde etmek gurur duyulası bir durum kabul edilir. Nasıl minnoşlarım, size “Garibanın yüzü gülür mü?” metaforundan yola çıkarak yaptığım self-oryantalizm tanımını beğendiniz mi… Hakikaten de boşuna “kafaya takmış bir müzik öğretmenine bakar” demiyoruz değil mi, ablasının balları. (Bknz: “Garibanın yüzü gülür mü?” )
Velhâsıl… Zannediyorum ki ülkemizdeki müzik eğitiminde de en büyük sıkıntı bu! Öyle ki yalnızca seneler boyu sıkı bir biçimde Batı müziği dışındaki her müziği yasaklayan konservatuvar ve eğitim fakültesi cehaletinden bahsetmiyorum, bizzat kendi geleneksel müziğimizin çalışıldığı kurumlarda da benzer bir yaklaşım fark ediyoruz. Artık öz be öz geleneksel müziğimizi dinlemek de çok zor; zira içinde bir bass gitar, bir aranjman ve mutlaka ama mutlaka Orta Avrupa tonal müziği üçül akorları duymak zorundayız, çünkü “tek-sesli” bu gariban müziğini “çok-seslendirerek” evrensel yapmamız gerek, değil mi minnoşlarım? Peki ya “çok-sesli” anlayışımız yalnızca Avrupa müziğindeki unsurlara dayanarak oluştuysa, diğer her şeyi “tek-sesli” olarak adlandırmak "Öteki" müzik kültürlerinin müzik unsurlarının hepsini çöpe atmak anlamına gelmeyecek mi?
Meslek büyüğümüz Ahmed Adnan Saygun’un o kurşun gibi sözlerini buraya bırakmanın tam yeri bence. Buyurun minnoşlarım, beraber bu ilimden faydalanalım; isteyen alnına dövme yaptırsın, isteyen tekrar tekrar zikretsin, isteyen “maşallah”lı, “kömür gözlüm”lü kamyon arkası yazısı yapsın: “Halkın mûsikî terbiyesinde bilhassa dikkate alınacak bir nokta da Garp’tan çok farklı ve çok orijinal olan duyuş ve ifade hususiyetlerimizi daima göz önünde tutmak ve onu bozmamaya büyük bir itina göstermektir […] Garplıların kendi duyuşlarına uyan bu çokses tarzını alıp bizim türkülerimize tatbik etmek imkansızdır. […] Türkülerimiz ancak kendi bünyelerinden çıkacak bir armoni ile hususiyetlerini kaybetmezler. Fakat Garp sistemini onlara uydurmaya çalışmak çıkmaz bir yoldur.” -1936 (Saygun Müziğinde Makam Soyutlamaları)
“Bir sanat toprağına bağlı olmadıkça ve hümen bir karakter taşımadıkça üniversal olamaz. Ama bunu yapmak, mahallî rengin bezirgânlığını yapmakla olmaz. Halk türkülerimizi alalım da eserlerimize koyalım, serpiştirelim, bu yoldan bir renk kazanalım, buna milliyetçilik denmez, bu bezirgânlıktan başka bir şey değildir.” – 1973
“Bu düşünce ve tavır, “milliyet”in daha doğrusu “milli ruh”un ne olduğunu ya hiç anlamamış olmak, yahut onu pek ucuz bir meta sanmaktır; zira konu da, diyalekt de, kubbe de, makam, usûl, perde dediğimiz şeyler de insanın iç âlemindeki tahassüsleri (duygulanımları) dışa yansıtmaya yarayan vasıtalardan, aracılardan başka bir şey değildir.”

İŞTE ŞİMDİ BU YAZININ KONUSU OLAN ÖRNEKLERDEN GÖNÜL RAHATLIĞIYLA BAHSEDEBİLİRİM MİNNOŞLARIM! Allah gani gani rahmet eylesin Adnan Saygun hocamıza. Cenab-ı Allah’a bin şükür anlıyoruz ki, Suna Hanım’ın düşüncelerinin aksine aslında “mahallî” olan her müzik de ASLINDA EVRENSELMİŞ! SÜPHANALLAH! İLK DEFA GÖRENLER BEĞENSİN.
Burada en büyük sorumluluk kanımca bestecilere ve müzik öğretmenlerine düşüyor. Bu yüzden ablanız da bu noktada taşın altına elini koymak istedi ballarım. Sisifos garibanı gibi bu taşı taşıyacağız biznillah. Bakalım ustalar, nasıl eserler yazarak, geleneksel müziği kendi müzik dilleriyle birleştirip çok-boyutlu felsefi anlamlar elde etmişler, hep beraber inceleyelim güzellerim.
1) Mehmet Ali Sanlıkol: Alexander the Great – Devr-i Kebir & Vivace
Bu eseri ilk kez dinlemem, vahiy gibi indirilen “dinle” emriyle oldu desem yalan olmayacak canlarım… Toplu taşımayla sabahın çok erken bir saati, mûsîki muallimi olarak çalıştığım mektebe doğru giderken mutlaka dinlemem gerektiğine dair bir his oluştu içimde ve açıp dinledim. Tanımayanlar, Mehmet Ali Sanlıkol’un müzisyen kişiliğiyle ve inanılmaz müziğiyle tanışsınlar mutlaka, çünkü büyük bir usta kendisi ve kanımca “ideal” bir Türk müzisyen nasıl olmalı sorusunun cevabı… Bestecilerin, müzisyenlerin dinledikten sonra “Ben büyüyünce Mehmet Ali Sanlıkol olacağım” dememesi çok zor onun müzisyen kişiliğini tanıdıkça.
Gelelim bu müthiş esere, “İstanbul Beyefendisi” (A Gentleman of Istanbul) isimli senfonik müziğin dördüncü bölümü olan “Büyük İskender” (Alexander the Great), Evliya Çelebi’nin Seyahatnâme’de konu edindiği Zülkarneyn ve Yecüc ile Mecüc metnine dayanıyor. Tüm müziğin kurgusu Evliya Çelebi’nin seyahat maceralarını ele almakta ve Evliya Çelebi’nin bir tarih anlatıcısı, gözlemci ve hikayeci karakterini tasvir edecek şekilde hayal edilmiş. Dördüncü bölüm olan “Büyük İskender” ise, Evliya Çelebi tarafından Seyahatnâme’de şöyle ele alınmış: “Öncelikle Yunan, Arap ve Pers tarihçilerinin gerçek raporlarına; tarihçi Bey Hakı-i Yarmeni oğlu Mıkdisi'ye ve Şerefname'nin yazarı ve Abbasi hanedanının asil hanının atası olan Sultan Şerefeddin-i Abbasi'nin gerçek raporlarına göre: İskender'in alnında iki adet sert boynuz olduğu için ona Zülkarneyn [iki boynuzlu] deniyordu. Bazılarına göre, otuz iki yıl bir “karn” olarak adlandırılır ve evrenin küresi otuz iki yılda bir kez döner. İskender bu tür iki karn veya küresel devrim yaşadığı için ona “Zülkarneyn” dediler, ancak “karn” Arapçada “boynuz” anlamına da gelir. (Ablanızın notu: “Karn”, boynuz, İngilizcesi de benzer gelecek bir şekilde “Horn”.) Dolayısıyla, en doğru rivayet, boynuzları nedeniyle ona “Zülkarneyn” dendiğidir.
Ancak İskender, bu boynuzların verdiği acı nedeniyle bir saat bile rahat uyuyamıyordu ve hiçbir hekimi bunun tedavisini bulamıyordu. Sonunda, doktorlarının ve alimlerinin önerisi üzerine bir çare ararken, Allah-u Teâlâ'dan şu mübarek vahiy geldi: “Ey Zülkarneyn! Bu memlekette Ye’cûc ve Me’cûc bozgunculuk yapmaktadırlar. Bizimle onlar arasında bir sed yapman için sana bir bedel ödesek kabul eder misin?” (Kur’an 18:94). Bu mübarek emri takiben, tüm doktorları ve hekimleriyle birlikte hayat suyunu aramak için karanlık diyara gitti, karanlık denizi aştı, Yecüc duvarını inşa etti ve dönüşünde boynuzlarının ağrısı ve sonsuz yaşam için yine hayat suyunu aramak için çok çaba harcadı; ancak bunun izini bulamayınca, hayatın tedavisi için umudunu kaybetti ve bu konuyu bıraktı.” – Seyahatnâme
Devr-i kebir usulünün (Geleneksel Türk mûsikîsinde 28 zamanlı bir büyük usul, canlarım, İsmail Hakkı Özkan “Mevlevî âyinlerinin üçüncü selâmlarının ölçüldüğü birinci mertebeye bunun dışında çok az rastlanır.” olarak tanımlamış. Daha önce “usül” nedir duymamış olanlarımız varsa, geleneksel müzikteki müzikal zaman ve ritim kavramının tamamını kapsıyor bu tanım aslında.) ilk kısımda ne kadar önemli bir unsur olduğunu dinler dinlemez anlıyoruz – zira tıpkı geleneksel müzikteki ustaların besteledikleri örneklerdeki gibi usulün ahengi ile ezgi birbirinden ayrı düşünülemez bir şekilde kurgulanmış. Daha bu ahengin muhteşem lezzeti damağımızda kalmışken, müzikte inanması, kavraması zor bir şey oluyor; Mehmet Ali Sanlıkol bir anda bir Kur’an ayeti okumaya başlıyor! Bunu ilk dinlediğim andaki halimi iyi ki görmediniz minnoşlarım, gözlerim yerinden çıkacaktı, nedense o an beklediğim en son şeydi bu. Etkisinden uzun süre çıkamadım ki epey bir başa sarıp tekrar tekrar oradaki Kur’an tilavetini dinledim (henüz hangi ayet olduğunu, ne anlama geldiğini, müziğin hikayesi ardındaki felsefi anlamını bilmiyordum daha: tek bildiğim neden orada o ayetin okunduğunu öğrenmem gerektiğiydi. İnternete “Summe etbea…” gibi seçebildiğim tüm heceleri yazınca hangi ayet olduğunu öğrendim, meğer bunları yapmama da hiç gerek yokmuş çünkü Mehmet Ali Sanlıkol web sitesinde hepsini anlatıyormuş. Yani minnoşlarım, hayatta her defa yaptığım gibi, uzun bir yol teperek ulaşılması kolay bir bilgiye zor yoldan ulaşmış bulundum, buyurun buradan yakın.) Lafı çok da uzatmadan, gelin bu müzikte yer alan Kehf Suresi 92-97. Ayetlerin anlamlarını okuyalım: (Ablanızın ikinci notu: "Kehf" Arapça "mağara" demek - tanıdık geldi mi? İngilizce, "cave" kelimesi? hahahahahhhah neyse bu amatör dilbilim merakı ile tadınızı daha fazla kaçırmayayım bülbüllerim. Euzübillahimineşşeytaniracim diyerek başlayın.)
92. Sonra yine bir yol tuttu.
93. İki dağ arasına ulaşınca, bunların önünde, neredeyse hiçbir sözü anlamayan bir halk buldu.
94. Dediler ki: "Ey Zülkarneyn! Ye'cüc ve Me'cüc (adlı kavimler) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktadırlar. Onlarla bizim aramıza bir engel yapman karşılığında sana bir vergi verelim mi?
95. Zülkarneyn, "Rabbimin bana verdiği (imkân ve kudret, sizin vereceğiniz vergiden) daha hayırlıdır. Şimdi siz bana gücünüzle yardım edin de, sizinle onların arasına sağlam bir engel yapayım" dedi.
96. "Bana (yeterince) demir madeni getirin" dedi. İki yamacın arasındaki boşluğu (dağlarla) bir hizaya getirince, "körükleyin!" dedi. Demiri eritip kor (gibi) yapınca da, "Bana erimiş bakır getirin, bunun üzerine boşaltayım" dedi.
97. Artık onu ne aşabildiler ne de delebildiler.
Ne ilginç bir katman katıyor müziğe, güzellerim, değil mi? Umarım severek dinlersiniz bu inanması güç müziği… Hayat değiştirici bir deneyim gerçekten. Söylenecek çok şey var tabii ki ama bazen sadece müziğin bu çok-katmanlı anlamlarını bilerek onu deneyimlemek burada yazabileceğimiz en anlamlı cümleyi bile solda sıfır bırakacak cinsten bir his oluyor. Fakat şunu yazmakta da fayda var: Tüm bu çok-boyutluluğun arkasında geleneksel müzikten yola çıkan bir yaratıcılık söz konusu.
2) Kamran İnce: Dreamlines
Bu müthiş eseri ilk kez ne zaman dinlediğimi çok net hatırlayamıyorum canlarım – ama hatırladığım bir zaman çizelgesi var. 6 Şubat Depremi’nin ilk yıldönümüydü ve hepimiz olayın acısını ve şokunu atlatamamış bir haldeydik. O sıra güz dönemi ara tatili için İstanbul’a ailemi ziyarete gelmiştim; şans eseri, birazdan anlatacağım eseri okuyordum ve Mimar Sinan’ın mezarının pergel şeklinde yapılmış olması, eserlerine her seferinde gizli bir şekilde kattığı baykuş simgesi, depreme karşı hala büyük bir sağlamlıkla duran yapıtlarındaki diğer gizli mimari sırlar gibi konular hakkında düşünüyordum. Tam net hatırlamasam da bu merak bir nebze bu eserle, bir nebze deprem gerçeğiyle, ve tabii ki çok etkileyici bir otobiyografik eserle tetiklendi: Mimar Sinan’ın kendi hayatını ve yapıtlarını anlattığı eser olan "Tezkiret’ül Bünyan", yani “Binalar Kitabı” ile. Daha sonrasında ise Tezkiret’ül Bünyan’dan yola çıkan bir dört el piyano eseri yazmıştım, “Hakikat Mimarı” isminde, inşallah bir gün seslendirmek nasip olur.
Kamran İnce’nin “Dreamlines” yani “Düş Çizgileri” eserinin ilk saniyelerinde, Tezkiret’ül Bünyan’dan bir beyit duyarız, buyurun okuyalım:
“Ben ki mi‘mâr-ı mübârek-makdemem
Ben ki pîr-i hânkâh-ı âlemem
Hak bilür yapdum neçe beyt-i ilâh
Neçe bin mihrâb kıldum secdegâh.”
Günümüz Türkçesi ile bu beyit şöyle okunabilir:
“Ben ki gelişi uğurlu olan bir mimarım,
Ben ki dünya tekkesinin pîriyim,
Allah bilir nice Tanrı evi yaptım
Secde edilsin diye nice bin mihrap kıldım.”

Bir solukta okudum, Akıcı diline bayıldım. Devamını bekliyorum.
Eleştiri dozu oldukça iyi ve sonuna kadar katılıyorum.
Yer yer mizah oldukça öğretici ve ilginç detayları ile bu yazı hoşuma gitti.
Umarım bende yarın insan gibi uyanırım...