top of page
Search

Felekten Bir Karşılaşma: Layth Sıdıq ile Assassin’s Creed Mirage’ın Müziği Üzerine

Bu sene tez senem, minnoşlarım.


Ancak her nasılsa bu tezin hayatımda bir dönüm noktası olacağını çok önceden, daha ortada fol veyâhut yumurta yokken hissetmiştim; ilk kez, şu an üstüne derin bir araştırma ve analiz çalışması yaptığım Assassin’s Creed Mirage’ın müziğini dinlediğimde bir şekilde bana “gösterilir” gibi olmuştu bu albümün hayatımda tutacağı büyük yer ve oynayacağı büyük rol. Öyle ki dinlerken kendimi bir an, projeksiyonlu bir yerde bir yandan oyunu oynayıp bir yandan da bu müziği anlatırken hayal etmiştim, o zamanlar ise tez hakkında en ufak fikrim bile yoktu, gelin görün ki insan bazen böyle “eureka” anları yaşıyor hayatta, artık buna gönülden inanıyorum. Zira bundan sonra olanlar da bu fark ediş anından itibaren, çorap söküğü gibi kadersel bir biçimde gerçekleşti.


Tez önerimi Eylül 2025 sırasında Ankara MGÜ Enstitüsü’ne vermek üzere hazırlıyordum. Bir yandan yeni bir işe başladım, müzik öğretmenliği yapıyorum, bunun korkunç yoğun temposu var; şimdilerde çok yakın dostum olan kıymetli oyun geliştiricisi Ömer Gökçe ile onun halihazırda üzerinde çalıştığı oyuna müzik yazmam konusunda anlaşmıştık tam da işe başlayacağım zamanlar. Bu sayede tezimi “Anlatmaya neresinden başlayacağız?” diyerek kafamda kurabilmeye başladım, mâlum, bestecilik bölümlerinde tez ve bitirme müziği birbirinden yola çıkarak birbirini tamamlayan iki çalışma halinde teslim edilmekte. Velhâsıl, bir anda, her daim kıyısında bulunup uzaktan dalgalarını, yakamozunu izlediğim derin bir umman olan bilgisayar oyunu müziği dünyasına aniden gelen deli cesaretiyle atlayıverdim anlayacağınız.


Tam bu sırada sürpriz bir haber geldi. İnstagram’da yorgun argın dolaşıyorken aniden önüme düşen bu acayip habere ben de önce çok zor inandım, zira bu kadar tesadüf olması biraz akıllara zarar geliyordu minnoşlarım… Ama yıllardır Türkiye’ye gelmeyen, Grammy adayı keman sanatçısı Layth Sıdıq, usta lavta sanatçısı Vasilis Kostas ile birlikte Konya Mistik Müzik Festivali bünyesinde ücretsiz bir konser verecekti. Tam da “Ben tezimi Assassin’s Creed Mirage üzerine yazıyorum bülbüllerim” diyerek postaladığım tez önerimi teslim edip; enstitüden akabinde gönderilen onaylı, imzalı, kaşeli deli raporumu aldıktan sonra. Vallahi bu olay normal bir olay değil minnoşlarım, anlıyorsunuz beni değil mi…


Layth Sıdıq’ı tanımayanlar mutlaka muhteşem müzisyen kişiliği ile tanışmalılar, buraya bir parantez açayım devam etmeden önce. Berklee College of Music mezunu, aslen Ürdünlü kendisi. Ayrıca, büyük besteci Brendan Angelides ile beraber Assassin’s Creed: Mirage’ın müziğini besteleyen kilit isim! Aşağıya bir iki link bırakıyorum, ilgisi olanlar bu iki dudak uçuklatan ustanın nasıl bir müzik ortaya çıkardığını dinlemek isterse:




Neyse, gidip hemen tez danışmanım, elbette canım ustam ve rehberim Önder Hoca’ma haber verdim. Haklı olarak “Derhal gidiyorsun ve bu adamla mutlaka tanışıyorsun, ne yap ne et bu adamı teze dahil et, orada sabahla gerekirse Berfin,” dedi. Dolayısıyla olayın anormalliği ve aciliyeti bir kez daha anlaşıldı, kaçırılabilecek bir fırsat değil… Böylece bestecilik bölümü ailemize gelmek isteyen var mı, diye haber verdim. Echo Trio grubumuzdan canım dostum, yetenekli besteci arkadaşım Azra Görkem Kaplan gelmeye karar verdi, çok sevindik, o sırada “keşke (can yoldaşım, dünyalar kıymetlim kız kardeşim) Sibel de gelse de tamamlansak” diye içimden geçirdim ancak bir şeyler çıktı, olamayacak gibiydi anlayacağınız. Canım annem de gelmeye karar kıldı bu sırada. Konser 24 Eylül, o gün işteyim, mesaimi bitirip öğlen yola çıkacağım. Bir gün öncesinde de bestecilik bölümünü yeni kazanan arkadaşlarımızdan birisi biletini iptal etti; böylece Azra, ben ve annem kaldık gibi gözüküyordu ki ibre bir anda tersine döndü minnoşlarım! Mesai sırasında kütüphanede nöbetçi Büyük Birader olarak dingildiyordum ki Sibel bacım yazdı, aniden ona da bilet alındı ve Echo Trio bir kez daha kutsal bir biçimde sahnelerdeydi.


Böylece bir öğleden sonra trene atladık ve Konya’ya yola çıktık; konser akşam saat sekizde, gelin görün ki gece treni gibi bir seçenek yok dostlar, yani ille de otobüsle dönülecek Ankara’ya, o zamana kadar hiç gitmediğimiz, nerede olduğunu bile bilmediğimiz Konya Otogarı’ndan. İşin bu kısmını kafaya fazla takmamaya çalışarak gidiyoruz tıngır mıngır, fakat o büyük soru hepimizin aklında var olmaya devam ediyor: Konseri dinlesek bile gidip nasıl tanışacağız bu insanlarla? Çok kalabalık olacak mı, kalabalığı nasıl aşacağız? Canlarım Sibel ve Azra’dan “Kanka sen merak etme, gerekirse kulise sızarız.” benzeri öneriler gelmeye başladı, giderek “Gerekirse Amerikan donanmasına çakarım” diyen teyze gibi hissediyoruz hepimiz kendimizi. Aklıma buraya kadar gelip konserden sonra tanışamadan geri dönme ihtimali geldiyse de hemen sildim bu düşünceyi zihnimden. Böyle bir denk gelme boşuna olamazdı, kadersel rolüme kendimi kaptırmıştım minnoşlarım. Ne de olsa yanımda Echo Trio ve annem vardı, gerekirse o kulis basılırdı.


Yemek yenildikten sonra Konya Mevlana Kültür Merkezi’ne doğru taksiyle yola çıkıldı, hemen de varıldı. Salondan içeri girer girmez mahşer yeri kalabalığını görmeseniz de olur minnoşlarım, işte o an hakikaten yapmaya çalıştığımız operasyonun imkansızlığını kavradım. Güç bela bir yere oturduk ama gelin görün ki tren yolu gibi döşedikleri raylı sistemle TRT hunharca çekim yapıyor… Velhâsıl sahneyi kameramanın canı ne zaman isterse bize “Şu fakirler de görsün.” diyerek lütfettiği anlarda görüyoruz. Bununla da kalmıyor, konserin bedava olmasından mütevellit tüm Konya ahâlisi ufacık salona tam anlamıyla doluşmuş durumda; önümüzde bebekler ağlıyor biz dinlemeye çalışırken, bir yandan ses sistemi rezalet halde… Yine de tüm bu olumsuzluklara rağmen Vasilis ve Layth tek bir kez bile notaya bakmadan, önlerinde nota sehpası bile olmadan, beraber yaptıkları “Steps” albümünü müthiş bir odakla baştan sona ezbere çalıyorlar.


Son bir iki parça kala ben uzaklara dalar gibi oldum, bu sırada Layth, benim kaçırdığım ufak bir konuşma yaptı. Beni Sibel dürttü, Layth’in “Konser bitimi lobide fotoğraf çekilme ve tanışma için buluşalım” dediğini söyledi. Bunu duyduğum an rahata erdim, konser biter bitmez pinti bir şekilde hiç oyalanmadan derhal çıkışa yöneldik fakat etraf mahşer yeri gibi. Kalabalıkta itişe kakışa yol bulmaya çalışırken Vasilis ve Layth bir anda lobiye çıkıverdiler, Allah sizi inandırsın, işte film orada koptu minnoşlarım. İnanın bir buçuk saat sahnede kaldıktan sonra o izdihamın içine ben düşsem “ÇEKİLİN LAN!” diye çemkirirdim önüme çıkan herkese, buldozer gibi ezer geçerdim herkesi, hatta bunun olmasına bile gerek yok; günlük hayatta da yolu tıkayan, toplu taşımayı, trafiği, işi gücü kitleyen herkese ters ters bakıp söven biriyimdir. Ama adamcağızlar tabii bizim gibi serseri ve kabadayı olmadığından o kalabalıkta yanlarına gelen herkesle kırk yıllık ahbapmış gibi fotoğraf çektiriyorlar. Bir ara Konya Mistik Müzik Festivali bünyesinde apar topar bir röportaj yapıldı, kalabalık sürekli bizi itiyor bu sırada.


Neyse, en sonunda cehennem kalabalığının içinden sıyrıldım, bir fırsatını bulup annem beni itince Layth’in yanına gidip, “Ankara’dan bu konsere size Assassin’s Creed Mirage üstüne tez yazıyorum demeye geldim.” dedim. Layth bu sözün üstüne çok şaşırdı ve sevindi, “Gerçekten mi?” diye cevap verdi, “Evet, katkıda bulunmak isterseniz size ulaşabilir miyim?” diye sordum hemen. Bu sırada Konya Mistik Müzik Festivali yetkilisi bir hanımefendi de “HANIMEFENDİ SOHBET ETMEYİN!” diye beni azarlıyor hahahahah, azarımı da yedim ama hiç umursamadım çünkü Layth “Elbette, lütfen bana yaz, ulaş.” şeklinde onayladı bu teklifimi. Bundan sonra kalabalık biraz dağılınca bir daha tüm ekip fotoğraf çekinelim dedik, tabii o hengâme sırasında ona nereden, nasıl ulaşacağımı sormayı akıl edememiştim… Tekrar fotoğraf çekinirken, “Size mail mi atmalıyım, İnstagram üzerinden mi ulaşmalıyım, nasıl yapalım?” ayarında bir şey geveledim; Layth hemen “Adın ne?” diye sordu, söyledim, “Tamam Berfin, bana İnstagram üzerinden yaz, tezini de hatırlat, çok mesaj atan oluyor, ben sana geri dönerim.” dedi. Bu sırada Vasilis ile tanıştık ve son kez fotoğraf çekindikten sonra Kültür Merkezi’nden en son biz ayrıldık; yani görev başarıyla tamamlanmış oldu minnoşlarım! Buyurun bir güzel anının fotoğrafları… Mission Completed.



















Konya Otogarı’na oradan tramvayla çok çabuk geçtik ve oldukça yorucu bir yolculukla Ankara’ya geri döndük. Görev tamamlandı dedim demesine ama bundan sonrası nasıl olacaktı çok merak ediyordum minnoşlarım, sabah uyanır uyanmaz bir mesaj attım İnstagram’dan; ama kim bilir ne zaman görecekti? Şansıma, birkaç saate kalmadan, beni de oldukça şaşırtan bir dönüş yaptı ve “Haftaya Zoom üstünden konuşmaya ne dersin, uygun mu sana?” şeklinde müthiş pozitif bir cevap aldım.


Böylece, şimdi okuyacağınız, orijinali yaklaşık yarım saat sürmüş olan konuşmayı 2 Ekim 2025 tarihinde, tezimde kaynak olması niyetiyle gerçekleştirmiş olduk minnoşlarım… Buraya kadar bu serüveni okuduysanız da çok teşekkür ederim, umarım kıymetli sanatçı Layth Sıdıq ile hasbihalimizden siz de benim kadar keyif alırsınız. Bana ve tezime çok şey kattı zira bu sohbet. Lafı uzatmayayım, keyifli okumalar.


Layth Sıdıq ile Assassin's Creed Mirage'ın Müziği Üzerine


BD: Aslında AC Mirage’ın müthiş müziğini dinlerken en merak ettiğim şey kompozisyonun ne kadarının sizin, ne kadarının ise Brendan Angelides’in olduğuydu, çünkü dinlerken tüm müziğin kurgusu öyle etkileyici ki, anlamak imkansız oluyor. Bu süreci merak ediyordum.


LS: Bu deneyim ile ilgili benim için çok özel ve kendine özgü olan şey, Brendan’ın bana ulaşması ve “Böyle bir oyun projesi üzerinde çalışıyorum, müziğini yazacağım. Fakat bu müzik dünyası benim uzmanlık alanım değil ve benimle partner olarak çalışıp, hikayenin ve oyunun moduna göre fikir verebilecek, danışabileceğim birine ihtiyacım var.” demesiydi. Yani aslında her şey büyük bir işbirliği içerisinde gerçekleşti. Pek çok konu üzerinde fikir alışverişi yaptık. O gerçekten kendi yaptığı işleriyle de harika bir besteci, bana da projede oldukça özgür bir alan tanıdı. Kompozisyonda bazı materyaller onun yazdığı müzik fikirleriydi ama pek çoğu doğaçlamayla ortaya çıktı. Örneğin, çalışırken şöyle bir şey derdi: “Mesela, bu sahnede bir karakter ailesinden birini yitiriyor ve çok kederli. Bunun için nasıl bir maqamat (makam) seçerdin?” Böylece konuşur ve fikir alışverişi yapardık, ben ona bazı kayıtlar gönderirdim, o da “Bu harika, belki aralarda biraz boşluklar bırakabiliriz, bazı hatlar farklı oktavlarda olabilir.” gibi geri dönütlerde bulunurdu. Dediğim gibi, her şey fazlasıyla işbirliği yaparak ortaya çıktı. Ve en çok takdir ettiğim şey de onun (Brendan’ın) bu işi “doğru” yolla yapmak istemesiydi. Doğru yol diyerek kastettiğim, oyunun özüne sadık kalabilmesi için gelenekten gelen bir kişiye sorması. Bir de sorunun cevabını bitirmeden önce ekleyeyim, Brendan benden oyunun müziği için kayıt yapabilecek başka Orta Doğulu müzisyenler bulmak konusunda da tavsiye istedi. Ben bunun çok güzel olduğunu düşündüm. Yani oyunun müziğini düzenleyen, çalan ve Brendan’a yardımcı olan ekibin çok büyük bir kısmı bölgeden gelen insanlardı. Ki bu bence müziği çok güzel temsil etmemize vesile oldu.


BD: Türk makam müziği geleneğinde, eminim siz de biliyorsunuzdur, herkesin bir araya gelip iş birliği yaparak müzik ortaya çıkardığı meşk geleneği var, bana bunu hatırlattı söyledikleriniz. Çalışma şeklinizin de bu geleneğin çağdaş bir versiyonu olduğunu görmek çok güzel. Benim tezim de Avrupa’nın makam müziğini her zaman “egzotik” görmesi, ancak aslında müziğin doğal bir şekilde ortaya çıkıyor olmasını kapsıyor. Bu yüzden çok anlamlı oldu söylediklerinizle. AC Mirage’ın müziğinde makamsallığı kullanmanızdan bahsetmiştiniz. Makam müziğine yaklaşımınız daha geleneksel bir şekilde mi oldu, yoksa daha özgürce mi düşündünüz?


LS: Bu çok güzel bir soru. Makam müziği dünyasında doğaçlamadan bahsettiğimiz zaman, iki türü olduğunu görüyoruz. Burada bazı teknik kelimeler kullanacağım, ki eminim Türkçe’de de var bu, ilki daha yapısal bir doğaçlama olan "Taqasim" ya da "Taksim". Genelde bu yapısal doğaçlamanın makam ezgilerini göstermesi gereken kuralları oluyor, böylece her makam birbirinden ayrılıyor ve kendine özgü oluyor. Ama ben (AC Mirage’ın müziğine) pek böyle yaklaşmadım çünkü oyun Irak’ın o zamanlardaki (9. YY Bağdat) haline daha modern bir görsellik katıyor. Yani aslında çok fazla “geleneksel”ci değil. Benim yaklaşımım ikinci doğaçlama şekli olan "İrticâl" gibi oldu. Bu daha doğal bir doğaçlama şekli. Yani makamdan yapılar kullanıyorsun, ama daha özgür bir formu var. Bu yöntem izlediğin görsele daha fazla yanıt verebilecek şekilde. Tabii o zaman bir gizlilik anlaşması  imzalamıştım, yani gördüğüm görseller veya materyaller hakkında konuşmamamı gerektiriyordu fakat Brendan oyundan bazı görselleri, videoları benimle paylaşıyordu. Ben de videoyu açıp izlerken bir yandan da gördüklerimden ilhamla kemanda doğaçlama yapıyordum. Çalmaya sürekli devam edip farklı fikirler deniyordum ve çaldıklarımı oradaki hareketle, hareketin temposuyla, oyunun hızıyla eşleştirmeye çalışıyordum. Sonra bunları kaydediyordum ve hepsi tamamen özgür bir formda oluyordu, yani taksimler gibi makamsal yapılara kurallarla bağlı değildi. Kemanda tabii ki farklı sesler ortaya çıkarabileceğin pek çok yol var. Arşeyi çok hafif tutarak, flüt benzeri bir ses çıkarmak gibi mesela. Pek çok efektif sesler de gönderiyordum çünkü Brendan’ın harika yaptığı şeylerden birisi de elektronik müzik. O da gönderdiğim tüm bu kayıtları alıyor ve onlarla “oynuyordu”. Tek bir kayıttan farklı çeşitlemeler ortaya çıkarabiliyordu. Sanırım iki farklı alanda iyi olan insan bir araya gelince yaptığımız iş başarılı oldu.


BD: Fark ettiğim bir şey de, karakterin hikayesi başlarken müzikte bir taksimin olması, tıpkı geleneksel müzikte esere başlamadan önce olduğu gibi. Geleneksel müzikte olan bazı unsurlar hikayeyle uyuşuyor ve hikaye anlatımını güçlendiriyor, ki bu harika bir şey bana kalırsa. Ayrıca Brendan’ın yaklaşımının da, nasıl söylesem, “yılan oynatan” klişesi gibi stereotipik ve ezginin altına akorlar koyarak değil, makam müziğinin doğasında gördüğümüz gibi yatay bir armoni şeklinde kurgulanması harikaydı. Siz hiç medyada duyduğumuz bu stereotipik Orta Doğu müziğinden kaçınmak üzerine konuştunuz mu?


LS: Evet, ben bu konu hakkında biraz onunla konuştum. Genelde insanlar Arap dünyasını temsil etmek söz konusu olduğunda hep Hicaz gibi makamlara yöneliyorlar. Tabii ki Hicaz makamı bölgemizde oldukça sık rastlanan bir makam, kullanmayalım demek değil bu. Ama asıl konuştuğumuz nokta entonasyon üstüneydi. Yani aslında hangi makamın kullanıldığından çok, entonasyonun nasıl kullanıldığıyla alakalıydı. Entonasyondan kastım, bunları biliyorsun farkındayım, iki perdenin arasında müziğin ifadesi için çok önem arz eden mesafe. Bence bazen bu gözden kaçırılıyor çünkü Hollywood’da duyduğun film müziklerinin çoğunda Hicaz, Nihavend gibi bizim de çok kullandığımız makamlar var fakat entonasyon tampere sisteme (12 Eşit Ses Sistemi'ne) uyarlanıyor.  Örneğin piyano gibi çalgılarla icra ediyorlar. Bana kalırsa makamın ifadesinden çok fazla şey götürüyor bu, sanki kelimeleri doğru telaffuz etmeden konuşmaya benziyor. Ya da yanlış bir aksanla konuşuyormuşsun gibi, doğru kelimeyi kullansan da yanlış bir ses çıkararak konuşmuş oluyorsun. Bu yüzden bu entonasyon konusuna çok fazla odaklanmak istedik, bizim için önemliydi. Ayrıca çok sık kullanılmayan başka makamlar kullanmaya da yöneldik, Bayati gibi, içinde koma sesleri sık barındıran makamlar. Bu tarz makamları bu (medya müziği) dünyada göremiyoruz çünkü icra edecek orkestralar, makamsal perdelere genellikle aşina değiller. O yüzden Hicaz'ı kullanıyorlar çünkü “bu notaları piyanoda çalabiliriz” diye düşünüyorlar. Biz bu yüzden bu (medya müziği) dünyada aşina olunmadık bir şeyler kullanmak istedik. Aynı zamanda bu sebepten Brendan, New York Arap Müziği Orkestrası’nı işe dahil etmek istedi. Bu orkestra, benim sanat yönetmenliğini yaptığım bir topluluk. Bizim orkestramızdaki müzisyenler hem Batı müziği sistemine, hem de makam müziği sistemine hakimler. Böylece o dengeyi bulmayı hedefledik. Ayrıca, sadece entonasyon da değil, arşe tekniği, glissandoları yapma tekniği, bu gibi küçük görünse de önemli olan şeyler yaptığımız işi stereotipik olmaktan çıkarıp doğal haline yaklaştırdı. Ezgilerden çok icra tekniğine odaklanmamızı sağladı.


BD: Eğer kolay yolu tercih edip bu şekilde çalışmamış olsaydınız, seyirci için fark eder mi bilmiyorum ama bir müzisyen olarak dinlediğimizde, makam müziği kültürlerinin zenginliğine de yapılmış bir saygısızlık oluyor bu. Bu yaklaşım basite indirgeyerek olduğu halinden daha az etkileyici yapıyor makam müziğini.


LS: Tabii ki, ayrıca seyirci ikisi arasındaki farkı duymasa bile günün sonunda tarihte belki bir miras olarak var olacak bir işi kaydetmeye çalışıyoruz. Ve yaptığımız işe, kültüre dürüst olmamak çok sorumsuzca hissettiriyor. Benim için bu iş yalnızca bir video oyunundan, para kazanılacak bir projeden ibaret olmadı asla. Ben projeyi bu müziğin gerçekten nasıl duyulduğunu göstermek ve yeni bir seyirci kitlesinde güçlü bir iz bırakabilmek için fırsat olarak gördüm. Çünkü bu oyunu oynayan insanlar dünyanın her yerinde, bu küresel çapta bir oyun, her tür insan oynuyor. Benim için amaç, örneğin Çin’de, Avustralya’da, Finlandiya’da, Güney Afrika’da yaşayıp bu oyunu oynayan insanların makam müziğinin doğal haline en yakın versiyonunu duyurabilmek oldu. Bence bu yönüyle (AC Mirage’ın müziği) kültürümüzü temsil edebilmek adına oldukça güçlü bir araç. Yani benim için bir kayıt tecrübesinden daha büyük bir anlamı vardı.


BD: Benim de müziği ilk duyduğum anda tezimi bu konuda yazmak istediğimi düşünme sebebim buydu. Çünkü makam müziği coğrafyalarındaki müziğin, Arap ve Türk müziği makamlarının da, hiçbir medya müziğinde bu denli doğru ve doğal temsil edildiğini duymamıştım daha önce. Bu beni çok heyecanlandırmıştı, o kadar çok dinledim ki tezimi bu konuda yazmalıyım, dedim bir noktada.


LS: Peki sen nasıl buldun, Berfin, oyunu mu oynadın? Oyunu nereden duydun?


BD: Ben aslında ortaokuldan beri Assassin’s Creed hayranıyım.


LS: Gerçekten mi?


BD: Evet evet. Ama bir süre uzaklaşmıştım seriden açıkçası. İşin ilginç tarafı, oyundan önce oyunun müziğini keşfetmiş bulundum. Oyun sonradan ilgimi çekti. Tam da tez önerisi belgemi enstitüye teslim ettikten hemen sonra siz Konya konseri için Türkiye’ye geldiniz, mucize gibi oldu.


LS: Bunu duyduğuma sevindim. Ben hiç oyunu oynamadım, bu arada. Bir fırsat olsa da oynasam, diye bekliyorum fakat Playstation ya da iyi bir oyun bilgisayarım yok. Bekliyorum, belki bir gün oynayabilirim.


BD: İnsanların farklı fikirleri var tabii oyun hakkında, kimisi “şunu sevmiyorum”, ya da “bunu çok seviyorum” diyorlar bir oyun olarak AC Mirage için. Ama hepsinin kabul ettiği bir gerçek var, herkes müziği kesinlikle çok seviyor. Sormak istediğim bir şey de, çok da vaktinizi almadan, aslında çoğulculuk felsefesiyle alakalı, ki bu hiçbir kültürün birbirinden üstün olmadığını savunan bir düşünce. Sizin Berklee ve Amman’daki eğitim yaşantınız, müzisyen olarak Avrupa-merkezcil düşüncelerden sıyrılmanızı nasıl etkiledi?


LS: Benimki gibi müzisyen bir aileden geldiğin zaman genellikle öğrendiğin şeyleri çok sorgulamıyorsun. Çünkü ailenin senin için en iyisi neyse onu bildiğine güveniyorsun. Ben keman öğrenirken çok odaklanmış bir öğrenciydim ve öğretmenim Azerbaycanlıydı, klasik Batı müziği öğretiyordu, Rusya’da yaşayıp eğitim almıştı. Bu yüzden bana konservatuvardaki eğitimi verdi. Ben de bu yola odaklanmıştım, her zaman hayalimin Ürdün’de çalışmalarımda oldukça başarılı olmak ve Avrupa’daki orkestralarda icracı olmak olduğunu düşünmüştüm. Ama sonra, bunu söyleyen kimdi tam olarak hatırlayamıyorum, bir noktada Manchester, Birleşik Krallık’ta öğrenciyken – yine söylüyorum konservatuvar eğitimi aldığım bir okulda – birisi bana Ürdün hakkında sorular sormaya başladı. “Ürdün nasıl bir yer?” diye sorulunca ben de anlattım, nasıl yetiştiğimizi, iklimini… Sonra bana, “Bir Ürdün şarkısı çalabilir misin? Müzik nasıl?” diye sorduğunda o an bir cevap veremedim ve hiçbir şey çalamadım. Galiba o sıra on yedi yaşımdaydım ve çok utandığımı hatırlıyorum. Çünkü o an dışarıdan bir müziği öğrenmeye ne kadar fazla odaklandığımı fakat içimden gelen müziğe hiç vakit ayırmadığımı anladığım bir andı, ki bu müzik benim kim olduğumu, kültürümü, neyi temsil ettiğimi gösteren bir müzikti. Böylece düşünme şeklimde biraz değişiklik oldu, ama bu değişim çok hızlı olmadı çünkü halihazırda (klasik Batı müziğinde) oldukça fazla yol kat etmiştim. Ama Boston’da Berklee’ye gittiğimde, ki gitmek için çok heyecanlı olma sebeplerimden birisi de buydu çünkü orası çağdaş bir müzik okulu, belki de kendim ve yaptığım müzikle ilgili özel şeyi bulurum diye ümit etmiştim, ki böyle de oldu. Aslında (Boston’a gitmek) büyük bir kumardı çünkü Ürdün’den çok uzaktaydı ve küçük yaşta tek başıma orada olmak zordu. Ama orada fark ettim ki, bulunduğum yer gerçekten yaptığım işe odaklanmamı sağlayacak bir yer. Ve orada aynı zamanda ne yaptığımı ve nereden geldiğimi sunabilecek desteği buldum. Aynı zamanda pek çok müziği farklı bakış açılarıyla yaklaşarak öğrenmemi de sağladı, çünkü müzik pedagojisi, müzik terapisi, müzik prodüksüyonu ve ses mühendisliği, film müziği besteciliği, performans sanatları, müzikte kariyer becerileri gibi pek çok alan sunuyorlar. Yani aslında küresel çapta müziğin nasıl olduğuyla ilgili çok bütünsel bir yaklaşımları var, tek bir baloncuğa sıkışıp kalmıyorlar, benim geçmişte aldığım eğitimler gibi. Orada Hint Klasik, Yunan, pek çok farklı şekilde Türk ve Arap dünyasının müziklerini keşfetme şansı buldum ve yavaş yavaş kendi “sesimi” bulmaya başladım, neden keman çaldığım ve çaldığımda insanların fark etmesi gibi Layth’i Layth yapan şeyleri. Nihai amacım da buydu, insanlar dinledikleri zaman ben söylemeden “Layth çalıyor” demesini sağlamak. Ki bence bu bahsettiğim etkiler sayesinde oldu. Bence biz insanlar olarak asla tek başımıza “özel” değiliz, hayatımıza giren insanlardan parçalar kişiliğimizi oluşturuyor, bize yolumuzda yardım eden insanlar. Benim için bu, doğru yolda olduğumun işaretiydi.  Belki kim bilir? Şimdi otuz üç yaşındayım ve yolumu, ne yapmak istediğimi bildiğimi düşünüyorum ama bundan üç yıl sonra belki bir şeyler kökten değişecek. Bir yandan da değişime açık olmamız, bir yerde sıkışıp kalmamayı da düşünmemiz gerekiyor.


BD: Zannediyorum işin güzelliği de orada. Sürekli öğrenip yalnızca tek bir yolun doğru olmadığını görmek. Benim Türkiye’deki konservatuvarlarla ilgili problemim de tıpkı sizin Ürdün’deki deneyiminiz gibi aslında. Her daim Avrupa sanat müziği ve Avrupai bir bakış açısı kazandırılmaya çalışılıyor fakat Türk müzisyenlerin kendi geleneksel müzikleri hakkında hiçbir şey bilmemesi çok üzücü. Aynı zamanda “bilmedikleri” için de kendileriyle gurur duymaları durumu var. Bu beni üzüyor, bu yüzden iyi ki kendi serüveninizi paylaştınız, tezimde anlatmaya çalıştığım fikirlerle aynı zamanda nasıl iyi bir müzisyen olunacağı hakkında da uyuşuyor her anlattığınız. Benim için anlamı çok büyük, çok teşekkür ediyorum vaktiniz için.


LS: Tabii ki. Benim için bir zevkti.



 
 
 

Comments


© 2035 by MIKA GREER NASH. Powered and secured by Wix

bottom of page